EFT/Havale ile alışverişleriniz %5 İNDİRİMLİ! 85TL üstü alışverişlerinizde Kargo BEDAVA!

Esarette Hasbihal

2019-03-27 22:57:34

 

Bir hastalığım var, savaş yaşamış topraklar ayrı bir tarih kokuyor bana. Bu yüzden vaktimin çoğunu Bosna’ya, Kırım’a, Kudüs’e, Kosova’ya… adamışım. Savaşçıların peşinden, kahramanların izinden onlar nasıl yaşamışlarsa tarihi, öyle yaşamak istiyorum. Bazen Sultanların izinden gidiyorum Estergon’a, Mohaç’a, Budapeşte ile Viyana’ya… Bazen Sultan’ı deviren İttihatçı subayların çıktığı dağlara, Resne’ye, Manastır’a uğrayıp yazıyorum.

Bir vakit, Gazi Osman Paşa’ya takıldı yüreğim. O koca yürekli adam, Plevne’de nasıl direnmişse sanki ben de oradaymışım gibi ayak basıyorum geçtiği yollara. Nerede kurşun yemişse orada dinleniyorum, nerede esir düşmüşse orada düşüyorum tarihe.

Ruslar, artık son darbeyi vurmak istiyorlar Türklere. İstanbul da düşecek, imparatorluk teslim olacak, tahta henüz çıkan tecrübesiz Abdülhamid İngilizlerle Ruslar arasında sıkışacak ve elbet hata yapıp teslim edecek payitahtı. Rus Çarı’nın hesabı bu. Karargahını bugünkü Moldova sınırlarındaki Kişinev ovasına kurmuş, saldırıyor. Bulgarların kiliselerini ziyaret ediyor, “İsa adına bize destek olun, Türkleri Avrupa’dan hepten atalım” diye konuşmalar yapıyor. Savaşın en çetin günlerinde saray erkanına güvenemeyen Abdülhamid, Osman Paşa’ya haber yolluyor. “Tez elden asker toplayınız ve Rumeli topraklarından yürüyüp direnişe ortak olunuz.”

Plevne, bu direnişin zirvesi. Osman Paşa ise milli kahramanı. Ekim, Kasım aylarının soğuğu dahi durduramıyor askeri, gece gündüz çarpışma devam ediyor. İşte cephede Osman Paşa’nın destanlaştırdığı bu hikayeyi yazmak üzere niyet ediyorum. Nereden yola çıkmışsa oradan başlayacağım ben de. Şehir şehir yol alıp dağlardan, vadilerden, ovalardan geçeceğim ve Plevne’ye ulaşacağım. Osmanlı askeri ne yemişse üç öğün, onu yemem gerekiyor, Osman Paşa nerede vurulduysa orada durmam ve O’nun halini anlamaya çalışmam...

Defterim yanımda, ilk cümleyi nerede söyleyecekse bana, ben de ilk sayfaya yazacağım. Benim işim katiplik, kahraman anlatır tarihi, ben yazarım. Kimse benden bilmesin okuduğunu, okuyanlara da defalarca tembih ederim.

Bir puslu gece… Her yer karla kaplı. Kurt sesleri, çakal sesleri. Tir tir titriyorum soğuktan. Osman Paşa çıkıp geliyor. Elinde bir mektup. Soruyorum, “Paşam, nedir bu yazılan?” Sultan’dan emir gelmiş. “Sen son ümidimizsin Paşa, sen de düşersen düşer kutlu vatan!” Peki, devamında ne yazıyor? Tekrar tekrar soruyorum. Söylesin ki defterime girizgah olsun. Paşa, gözlerimin içine bakıyor. “Ne yazdığı değil, ne yazamadığı mühim katip efendi!” diyor. Boynumu büküyorum. Sorumluluk öyle ağır ki… “Canınız pahasına savunun orayı Paşa, savunamayacaksınız, ben gelir savaşırım!” demiş olmalı… Yazamamış olmalı. Sultan’ın yazamadığını ilk cümle yapıyorum defterime ve Paşa’ya yalvarıyorum: düşmeyin paşam! İstiklalimizi mahkum etmeyin. Plevne düşerse elli sene geçmez yıkılır koskoca imparatorluk.

Gazi Osman Paşa düşmüş işte, bacağından yaralı. O değil, bütün bir imparatorluk topallıyor artık. Birilerinin desteğine muhtaç. Siz olsanız ne düşünürdünüz o an? Yere kapanmışsınız, alnınızda bir namlu, başınızı çeviriyorsunuz ve Rus askerlerinin tacizkar bakışlarıyla muhatapsınız? O’nun kadar barut koklamasam da, O’nun kadar üşüyemeyecek olsam da, O’nun kadar yıkılamasam da en azından anlamaya çalışmak!

Gün gün takip ediyorum rotasını Osman Paşa’nın. Esaretten sonraki yolculuğunu, köy köy, kasaba kasaba… Rus genel karargahının kurulduğu ovayı, Çar’ın gururla doldurduğu çadırını, oradan Odesa’ya uzanan yolculuğu ve nihayet Kharkiv nam şehirde esir tutulduğu odayı…

Ben nereden bileyim, nasıl bulayım bu odayı? Soruşturuyorum, araştırıyorum, kitaplar, makaleler, Türkçe, İngilizce kaynaklar tarıyorum. Bulamıyorum. Ah bir Rusça bilsem. En azından şu cadde isimlerini okuyabilsem. Oturuyorum, o uzun yolculukta bir de alfabelerini ezber ediyorum. Ne olur ne olmaz. Birden aklıma geliyor, Kiev’de bizim büyükelçiliğimiz yok mu? Elbette var. Kharkiv’de bir Osmanlı paşası esir tutulmuşsa, hele bu Gazi Osman Paşa olmuşsa, bilmezler mi? Bunu bilmeyip de neyi bilecekler? Dışişleri değil mi, en eğitimli, en kültürlü memurlarımızı vakfettiğimiz, feda ettiğimiz harp sahası? Hemen bir posta gönderiyorum. “Efendim, ben şöyle bir husus üzerine çalışıyorum, Odesa üzerinden Kharkiv’e geçiyorum. Bana Gazi Osman Paşa’nın esir tutulduğu bina hakkında bilgi lütfeder misiniz?” Cevap yok, bir gün, iki gün… Araştırıyor olmalılar. Sonra bir cevap düşüyor posta kutuma, heyecanla açıyorum. O da ne? Olamaz, olmamalı, yapamazlar. Ama yapmışlar!

Büyükelçilik binasında benim mektup büyük bir krize sebep olmuş, kendi aralarında yazışmışlar. Hatta Kharkiv şehrinde konsolosluğumuz da varmış, oradakilere de sormuşlar. Bir bilgi kırıntısı bile yok. Gazi Osman Paşa’nın nerede esir tutulduğunu kastetmiyorum, orada esir tutulduğunu bilen bir kişi bile yok. Peki facia bu mu? Hayır. Büyükelçilikteki memurlarımızın kendi aralarındaki yazışmaları, Kharkiv’deki konsolosluğumuzla yazışmaları, sonra bir karar verip “Bu mektubu yazıp soran arkadaşı bir araştırın bakalım, istihbaratçı falan çıkmasın” tarzı yargı cümlelerinin geçtiği bütün o e-postaların hepsini içeren bir cevapla karşı karşıyayım. Devletin büyükelçiliğindeki bütün soruşturma, sıradan bir vatandaşının önünde, benim posta kutumda. Ben de cevap yazıyorum: “Sayın Büyükelçi. Sizin bu konuda bir şey bilmemeniz başka bir üzüntü vesilesi ama daha kötüsü kendi aranızdaki bütün yazışmaları dışarıdan birine gönderme gafletiniz. Biz sizleri gözbebeğimiz diye görüyorduk.”

Kharkiv’e ulaşıyorum, ısınmak ve biraz da karın doyurmak niyetiyle lokantaya sığınıyorum. Plevne’deki -40 dereceden sonra burada hava daha iyi, -22. Kendime gelince İngilizce kaynakları bir kez daha tarayacağım internetten. Biraz sonra öğrenci olduğu belli iki kişi giriyor kapıdan. Çocuğun halinden anlaşılıyor ki Türk. Selam veriyorum. Rusça bilip bilmediğini, bana yardım edip edemeyeceğini soruyorum. Yanındaki ecnebi kız, Nadia, gönülden arkadaşıymış, hüsnü kabul buyurmalarını rica ederek masalarına oturuyorum. Kıza meseleyi anlatıyorum, yanımda bir de tablo var, gösteriyorum: bir Rus ressam, Osman Paşa’nın odaya alındığı anı resmetmiş, gurur abidesi olarak. Nadia telefonundan karıştırmaya başlıyor bilgileri, ben Hakan’la sohbete dalıyorum. İki dakika, belki en fazla üç dakika sonra Rusça bir şey söylüyor Nadia. Hakan heyecanla “Bulmuş hocam” diyor. Nasıl yani? Olamaz. Sadece üç dakika mı lazımdı bu iş için? Nadia, hemen telefonundan bağlantıyı Hakan’a gönderiyor, telefonundan bakıyoruz. Uzun bir makale, Rusça. Makalenin en altında fotoğraflar var, bendeki tabloya çok benzeyen fotoğraflar. Nihayet Nadia eliyle işaret ediyor, makalenin bir yerinde binanın adresi de yazıyor. Çocuklar gibi seviyorum, havalara uçacak gibiyim. Hemen şükranlarımı sunmak ve ayrılmak istiyorum. Nadia, Hakan’a bir şeyler söylüyor. “Yemeğimizi bitirdikten sonra birlikte gitsek kabul eder mi? Hikayeden ben de etkilendim, binayı görmek istiyorum.”

Sevincim kursağımda kalıyor işte o an. Ukrayna’da tesadüfen karşılaştığı bir Türk’ten bir esaret hikayesi dinleyen kadın, binayı görmek istiyor. Fakat tek vazifesi Kharkiv’de Türkiye’yi temsil etmek olan memurlarımız, günlerdir lütfedip bir araştırmayla binayı bulamıyorlar bile!

Yola çıkıyoruz, Kharkiv’in en merkezi yerlerinden birinde metruk bir bina. Gece olduğu için içeriye giremiyoruz. Ben ertesi gün geleceğimi, odaları karşılaştıracağımı söylüyorum. İki genç arkadaşa teşekkür ediyorum.

Sabah kahvaltıdan sonra karla kaplı şehirde hava almak, yürümek istiyorum, nafile. Öyle bir soğuk var ki eldivenlere rağmen ellerim neredeyse donacak. Hemen bir taksi ile adrese doğru yol alıyorum. Zihnimde Gazi Osman Paşa. Kimin için esir düştün be paşam? Bizim için mi? Hakikaten, şurada yaşayıp senin esaretinden haberdar olmayan bir nesil için mi esir düştün? Nasıl bir utanç bizim için, nasıl bir lakaytlık?

Arabadan iniyorum. Binanın ana kapısı açık. Bir ayağım topallayarak geçiyorum eşikten. Basamakları yine topallayarak çıkıyorum. Duvarlar, kapılar, koridor. Ve bir odaya giriyorum: pencereleri, tavanı, kapısı Rus ressamın tablosunun aynısı. “Selamün aleyküm Paşa hazretleri” diye mırıldanıyorum. Osman Paşa selamımı alırken ayağa kalkıyor. Kollarını açıyor. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize. O kendi esaretini anlatıyor bana, ben kendi esaretimi. “Endişelenme Paşam” diyorum… “Seni Ruslar iki ay tutacaklar burada. Sonra anlaşma olacak, İstanbul’a geri gönderileceksin.”

Boynumu büküyorum. Tarihten habersiz bırakılan bir milletin esaretine hayıflanıyorum.

“Bizim esaretimiz ne kadar daha sürecek, inan kestiremiyorum.”

 



Kapat